Efendim, üstadım,

Hamuşunuz olarak kapınızda ve gönlünüzde olmayı nasip eder Allah inşallah. Tam yirmi üçgün oldu bu gün Sizsiz. Ben bu dünyaya geldiğim günden beri Sizi aramış aramış aramış durmuş ve en nihayetinde bulmuşken, sizden fiziksel anlamda uzak olmanın acemiliğini ya da çaresizliğini hissederken binlerce şükürler olsun ki elimden tutup göğsünüze basışınızı da duyumsayabiliyorum lakin kıt aklımla bilemiyorum  bu sarmalanışın sırrını, görür sandıklarımın hikmetini. Okumaya çalışıyorum acemi talebeniz olarak gönderilen işaretleri. Öyle çok oldu ki Size gelmek üzere ilk adımı attığım andan itibaren zahiri ve batıni hayretler. Söylemeye veya yazmaya nereden ve hangisinden başlayacağımı bilemedim. Ben de en içimde tutmakta zorlandığımı size yazmam gerektiğini anladım Peygamber Efendimizin yöngöstermesi ile. Ve bu yolda yaşanılan her anın yazılması gerektiğini. Zira internetteki sohbetlerinizle de imdadıma yetiştiniz ve bunları yaşadıktan sonra dinlediğim bir sohbetinizde az ve üstü kapalı da olsa zikrullahta bunları yaşayanlar olduğunu belirttiniz. Eminim biliyorsunuzdur ama ben  anlatmyı çok isterdim gözlerinizin içine baka baka, o heyecana, kalbimin çırpınışına aldırmadan. Ancak bu yirmiüç günlük derste anladım ki yazmak lazımmış suskun, dilsiz, sessiz. Yaklaşık bir yılı kapssayan bu yolculuk yine kalem halem hamuş olup size gelecek sanırım bundan böyle. Benim telefonlarım arasıra dinleniyor. Kimbilir belki de dinleyen zalimlerin kulaklarına asla gitmemesi gereken bu satırlar size yine bu şekilde gelmeli imiş bunu biraz geç idrak ettim. Yine de her ne sebeple olursa olsun size ulaşamamak, sizi duyamamak yangınımı sönmez kıldı.
Aşağıdaki ekte yazılanların hepsi zikrullahlar esnasında oldu. Bu konuda hiçbirbilgim olmadığı için şaşkındım lakin birtaraftan da sanki çok doğalmış ve yaşanılması muhtemelmiş gibi bir hisse kapıldım. Bunların nedenliğini niçinliğini bilmiyorum. Ocak ayı içerisinde Allah nasip ederse yine size gelme ümidindeyim. Biletimi aldım. Eğer uygun görürseniz sadece ve sadece size söyleyebileceğim şuana kadar hiçkimse ile paylaşmadığım, belki de duymaya çok alışık olduğunuz, yüzlerce kez dinlediğiniz belki benzer cümleleri sizinle bir kez de ben konuşsam çok şey istemiş olur muyum!

Devamını oku...

Üstadım , Efendim;

Üstadım , Efendim;

   Sizden evvel,   yılgın, yalnız  yalpalarken  engebeli hayat çıkmazında  aşk kırıntıları ile oyalanmış gönüller aşkı ne bilir? Aşka ayna değil midir aşkınız? Bir   “ ah”   ile yadetmek  “ah”ı  “ah”larla tütsülemek değil midir? Bir “ah” ınızdan duyulan içinizin yanık kokusu, içi yanmışların yangınına bir sel değil midir?

       O sel ki , yangını söndürmeyip alevler fışkırtan ,  ateş sellerinin önündeki bendleri alıp götüren bir yel gibi coşkun değil midir?

      Aşk- ı derunu yaşayan gönüllere aşk- ı hakîkiyi öğreten, öğrettikçe yanık kokusunun yangınını her yüreğe dolduran, doldurdukça ruhunuza değdiren,  değdirdikçe ruhunuzdan bildiren, bildirdikçe  gönlünüze yaslayan , yasladıkça gözyaşına dolayan , ağladıkça masivadan ayıran, ayırdıkça  vuslata yaklaştıran , yaklaştıkça kesretten soyunduran , soyundukça hiçliğine bulayan , buladıkça Tevhid’e  ulaştıran,  ulaştıkça daha çok uzaklaşan, uzaklaştıkça iştiyakı artıran, arttırdıkça ahları feryad yapan , ah ettikçe  ruhu nefsten ayıran, ayırdıkça hali halden halleden nefesiniz değil midir?

      O nefes ki , Yakîn olanı yakın kılan , yakın kılanın takdiriyle can bulan,   can verenin takdiriyle nur saçan, aşkın sahibinin , aşkı varedenin  KUN FEYEKUN uyla nur olan  değil midir?

   Aşk ı parendenin Hamuşuna yanışını telmih ile , gönülleri pûryan  eden nur u ilahinin hüzmesi bakışlarınız değil midir!

   O bakış ki iştiyakın anlamını  haykıran, bakmadıkça bakmaları kör kılan, kör kuyunun karanlığında kaybolan  Yusufî yalnızlığı   fısıldayan, fısıldarken Yakubî özleyişi gizleyen,  gizlerken Züleyhanın  yangınını   yandıran, o yanışla bir gömleğin kokusuna gözsüren hasretin kahroluşuyla kapanmış değil midir?

    Yakubî kapanışla  gözkapakları semada yumulunca Varedenin aşkıyla aşklanıp, neyin nalişiyle feryada gelen çırpınışları işitmekten bitab düşen, bitab düştükçe, daha daha daha dönüp dönmekle  dönenin ve döndürenin ritmiyle  kaybolan ruhun efganı duyduklarınız  değil midir ?

   O duyuşlar ki şeb i yeldanın derinliğinden derine indikçe yok olan , yok oldukça yüreğini kemiren kurdun kemirişleriyle ALLAH , ALLAH demelerinin demini Eyyubî  sabredişle artıran , arttırdıkça eksilten, eksilttikçe birleyen , birledikçe  inleyen Davudî nefeslerle   “HU” eyvallah “HU” sesini , “LA İLAHE İLLALLAH” zikrini melekut alemlerine ulaştıran mecliste gül eyleyen değil midir?

     O dokunuş ki  Rumî  coşuşla ,  postnişin önünde  bikarar, bihaber, boynu bükük dervişin eline değerker,  lebden gönle, gönülden  semaya,  semadan   fenaya , fenadan bekaya ulaşan bir selamın  neşvesi değil midir?

        Şeb i arus ile bir bendenin şeyhine ulaşmağa azmetmiş yüreği bu kavuşmaya dayanmaya  kafi midir?

 

Sayfa 10 / 18

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>